| | Üretsiz Blog oluştur

BİR YAPAN OLMADAN KENDİLİĞİNDEN KÖPRÜ OLUR MU?

Tarih 25 Temmuz 2008, 19:23. Yazan allahbirdir58.  
Etiket:

Biliyorsunuz İmam-ı Azam Ebu Hanife büyük bir din alimidir. İbadet konusunda onun yolunda olduğumuz için İmam-ı Azam’a uyanlara Hanefi denilmektedir. İşte bu İmam-ı Azam daha küçük bir çocukken bile çok akıllı , zeki ve bilgili imiş . küçük bir bilginmiş anlayacağınız. Onun yaşadığı Bağdat şehrine bir inançsız adam gelmiş. Adam çok kendine güvenen biriymiş ... Kim bana ALLAH’ın varlığını ispat edebilir demiş... o zaman İmam-ı Azam’ı göstermişler.-         Bizim bu küçük bilginimiz bile sana ALLAH’ın varlığını ispatlayabilir, demişler...İnançsız adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzmüş bilgini ve demiş ki;-         Hadi bakalım ispatlasında görelimBüyük bir meraklı kitlesi toplanmış. İnançsız adam kurulan yüksek bir kürsüye çıkıp oturmuş. Herkese tepeden bakıp kasılıyor, bilginlik taslıyormuş. bu sırada İmam-ı Azam , demiş ki: Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce. -         Peki demişler.İmam-ı Azam gitmiş gelmemiş yitmiş bulunmamış. Herkesin sabrı tükenmiş. Biraz da pişman olmuşlar. Keşke başkasını çıkarsaydık bu adamın karşısına gibilerden...İnançsız adam , kasım kasım kasılıyor ve nerede kaldı şu küçük bilgininiz diye büsbütün canlarını sıkıyormuş... Ama herkes bu işin içinde bir anormallik olduğunu da sezmekteymiş. Çünkü İmam-ı Azam dosdoğru bir insandır. Yalan söylemez sözünde durur. Gelmeyecekse mutlaka söyler , ya da haber gönderir...Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra çıkıp gelmiş küçük bilgin. Tabii kalabalıkta bir uğultu ve rahatlama ... inançsız adamda ise biraz daha kendine güven belirmiş. sormuş İmam-ı Azam’ a : “ Nerede kaldın ? yoksa ALLAH’ın varlığını ispatlayamayacağından mı korktun “ diye. İmam-ı Azam gayet rahat ve soğuk kanlılıkla cevap vermiş:Hayır , böyle bir korkum yok. Çünkü ALLAH’ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi vardır. Benim evim karşı kıyıdadır. Biliyorsunuz , Bağdat’ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir sel ve fırtına çıktı... Tekrar dönmek için ne bir sandal ne bir köprü kaldı..Peki şimdi nasıl geçip geldin?...İşte bende onu anlatacağım. Geldim kıyıya . birde baktım ki , kocaman kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atlıyor ırmağın içine . yeni gelen taşta ötekinin üstüne , derken köprü ayakları meydana geldi. bu arada havada kendi kendine uçan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. arkasından yine çiviler yine havadan uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtaları ayaklara tutturdular. O sırada kıyıda ki toprakta ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstüne kapattı. Büyük ve rahat bir yol gibi , kocaman bir köprü meydana geldi. Bende üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim.Herkes şaşkınlık ve üzüntüyle bu sözleri dinlerken inançsız adamın keyfi büsbütün artmış ve demiş ki :-         yahu karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim...İmam-ı Azam , adama bakmış ve tane tane şöyle konuşmuş:         Neresi saçma bu anlattıklarımın?..         Neresi saçma değil ki?.. Koskoca bir köprünün kendi kendine oluştuğunu anlatıp duruyorsun. Hiç yapan , çalışan olmadan köprü oluşur mu?         İmam-ı Azam’ın gözleri sevinçle parlamış inançsız adamı susturan şu cevabıyla , dinleyenlerde derin bir nefes almışlar:         Peki bir köprü mü daha sanatlı ve büyüktür, yoksa dünya mı?         Elbette dünya çok daha büyük ve sanatlıdır.          Öyle ise dünyaya göre çok daha küçük ve sanatsız olan bir köprünün kendi kendine olamayacağını söylüyorsun da , bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun? Köprüyü bir yapan vardır , ustasız olmaz diyorsun , doğru... Evet ama , bu dünyayı yaratan , yapan olmalı değil midir?         İnançsız adamın bütün keyfi kaçmış bir anda. Kızarıp bozarmış, yutkunmuş bir süre. gülmeye çalışmış ama , bu gülüş çok acı bir gülüş olmuş. Çaresizlik ve perişaniyet içinde:         Peki demiş, kabul ediyorum ki , bu dünya kendi kendine olmamıştır. Onunda yaratıcısı vardır.          İşte o yaratıcı ALLAH’tır demiş İmam-ı Azam.          ALLAH’I NİÇİN GÖREMİYORUZ?         Ama inançsız adamın bütün kozları bitmemiş. Öyle ise bir soru soracağım demiş. Tam olarak ALLAH ‘a inanmam için , bunada cevap vermelisin.          İmam-ı Azam , gayet rahat ve korkusuz bir tavırla, sor demiş. İnançsız adam biraz morali bozuk bir şekilde şu soruyu sormuş.         Peki ALLAH varsa O’nu niçin göremiyoruz. ?         İmam-ı Azam soruyu pek kolay bulmuşçasına tebessüm etmiş. “ Önce demiş bize biraz süt versinler de sohbetimiz biraz daha tatlansın” . inançsız adam dudaklarını kemirerek iyi olurya demiş , hem içer hem konuşuruz.          Sütler gelmiş. O zaman sütü tatlandırmak için içine pekmez katılırmış. Tabii şimdiki şekerler yok henüz. Adam sütünü tatlandırıp içmeye başlamış. Fakat İmam-ı Azam adama bir kaşık daha pekmez sunmuş, buyurun sütünüzü tatlandırın... Adam sağ ol demiş, ben pekmezi karıştırdım, sütüm pekmezlidir. Sen benim soruma cevap ver şimdi.          İmam-ı Azam önce sütün pekmezini , bugünkü tabiriyle şekerini halledelim demiş. Adam biraz daha kızgın söylenmiş:         Benimkisinin pekmezi vardır dedim ya...İmam-ı Azam :İnanmam , demiş. Adam büsbütün kızgın :Niçin inanmıyorsun deyince de şu cevabı vermiş:Ben görmediğim şeye inanmam . süte karıştırdığın pekmezi gösterirsen inanırım...Adam , çattık belaya der gibi başını iki yana sallayıp bağırmış:         Süte karıştırılmış pekmez görünür mü?  Onu gözüne gösteremem ama  , ama içersen tadını dilin anlar. Çok merak ediyorsan gözünle değil ama , dilinle sütün tatlandığını görebilirsin. Hem bununla da niye uğraşıyoruz? Sen bana sorumun cevabını söyle bakalım...         İmam-ı Azam tatlı tatlı tebessüm ederek demiş ki :         Bana fırsat vermediniz ki.. sorunuzun cevabını kendiniz verdiniz.          Nasıl yani?         Nasılı var mı ? sütün içine karıştırılmış pekmezi nasıl görülmezse ALLAH vardır ve bu gözümüzle görünmez. İçtiğimiz sütün yağını da gösteremezsiniz. Ama süt çok güzel ve yağlıdır. Onu da gözümüzle değil dilimizle tadınca anlarız. Demek ki bu dünyada ki pek çok şeyi de biz gözümüzle göremiyoruz. Ancak onları meydana getirdikleri tesirlerden ve eserlerden anlıyoruz. Yada bir başka duyu organımızla varlıklarını anlıyoruz. Siz sütün yağını ve şekerini bile göremediğiniz halde ALLAH’ı görmek istiyorsunuz. halbuki bu gözümüz dünyadaki her şeyi  de göremeyen sınırlı bir gözdür.          Aynen  bunun gibi , bizde ALLAH’I gözümüzle bu dünyada göremiyoruz ama , O’nun yarattıklarını , eserlerini görüyoruz. Meydana getirdiği tesirleri anlıyoruz. Ama kafa gözümüzle değil , akıl gözümüzle oluyor bu iş...         İnançsız adam, biraz daha bozulmuş vaziyette şaşkın ve üzgün ne yapacağını bilemez bir halde düşünmeye başlamış...         Peki demiş. Son bir soru daha.. Eğer buna da cevap verirsen , bende ALLAH’a inanıp Müslüman olacağım...         İmam-ı Azam hedefe yaklaşmanın verdiği tatlı bir sevinçle “ sor” demiş.. adam son bir hamle çabasıyla doğrulmuş ve demiş ki :          Peki kabul ediyorum ki ALLAH vardır. O’nun görünmediğini de anladım. Öyle ise bu gözümüzle görmediğimiz ve varlığına aklımızla inandığımız ALLAH şimdi yapıyor?         Bu sorunuz da çok kolay demiş İmam-ı Azam ... Ama cevabı sizin oturduğunuz kürsüden vermek isterim . iner misiniz aşağıya...         Adam çok şaşkın bir vaziyette kalkmış oturduğu yüksek kürsüden ve inmiş aşağıya. İmam-ı Azam çıkmış ve kurulmuş adamın boşalttığı kürsüye. Şöyle bir etrafı ve kendisine şaşkın şaşkın bakan adamı süzdükten sonra demiş ki:         ALLAH, şimdi senin gibi inançsız bir adamı bu kürsüden aşağı indirdi ve yerinede benim gibi imanlı bir çocuğu oturttu.          Neticede adam Müslüman olmak zorunda kalmış.    

HİKMET PIRILTILARI

           Hatırlanması gereken kim? İnsan bir heykele bakınca hemen heykeltıraşı hatırlıyor. Buna mukabil aynada kendisine bakınca , sadece kendisiyle alakadar oluyor.          Halbuki , bu halde  kendisinin yaratıcısı ve sanii olan Allah' u Teala'yı  hatırlaması icap etmez mi? *****         Nasıl Oluyor da! Ağzından çıkan tekbir kelimeye dahi manasız denilmesine razı olmayan insan , nasıl oluyor da âhireti inkar etmek suretiyle bu koca kâinatı manasızlıkla itham edilebiliyor? ***** **      Niyazi Beki Hoca , " ALLAH (c.c) beni yaratırken bana niye sormadı?" diyen birisine şu cevabı verir:         -Sen yoktun ki kardeşim , sana sorsun.     

İNSAN VÜCUDUNDA AZAMİ TASARRUF

           Kainatta her şey israfsızlık esası üzerine cereyan ederken  bilhassa azami tasarruf prensibinin mihrakı insandır. bu prensibin manası , en az yer işgali ve en az enerji sarfiyatı ile en fazla randıman almaktır.         Bir sinir saniyede 2500 haber götürür . Yani sinir sistemindeki, beyindeki zerre, bir saniyede 2500 haber alır ve mükemmel bir şekilde hiç şaşırmayarak değerlendirir, cevabını da ilgili yere hemen gönderir.          Beyinde 14 milyar hücre ve iki hücre arasında da 3000 bağlantı vardır. Eğer bu kadar bağlantı P.T.T santrallerinde olmuş olsaydı, bütün P.T.T ‘ciler ne yapacaklarını şaşırırlardı. Halbuki beyin şaşırmıyor !..          İnsan beyninde bir hücre, 200 elektronik beyine denktir. yani insan beyin kabuğu 2.8 trilyon elektronik beyne denktir. beynin bu kadar dar bir sahaya yerleştirilmesi , tasavvurların üzerinde harika bir teknik  ve sanat şaheseri olduğunu ispatlar...          Karaciğer küçük bir organ olmasına rağmen 500 ün üzerinde değişik iş yapar. Bu 500 işin her birinin ayrı ayrı uzmanı da yine karaciğerdir. Biz akıllı insanlar olarak kaç sahada uzman olabiliyoruz?           Bir gözün vazifesini yapabilmesi için TBMM büyüklüğünde bir fabrikanın çalışması lazımdır.          Kalp , bir günlük çalışması ile iki tankeri doldurup boşaltır. dolu bir vagonu 10 metre yukarı kaldırır.          İnsandaki sinirler uç uca eklense , 480.000 km. damarlar uç uca eklense 200.000 km. eder. Bu kadar dar bir sahaya ,böyle geniş bir yer kaplayacak organlar nasıl sığdırılabiliyor?          ACABA BU NASIL OLMUŞTUR? BİR SANATKARIN MAHARETLİ PARMAKLARI KENDİNİ HİSSETTİRMEKTE DEĞİL MİDİR ? 

 

 

        NEWTON  HÂLÂ ÇOK YENİ

 İntegral ve difrensiyal hesap teknikleri , ışığın ayrıştırılması , hareket kanunları ile  yer çekimi kanunu  gibi hususlarda ki muazzam başarıları ; İsaac Newton’u dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü ilim adamlarından biri yapmıştır.         İsaac Newton güneş sisteminin benzeri bir cihaz yaptı . Bu cihazın kolunu çevirdiğinde gezegenler , hesaplanmış hızlarına göre kendilerinin ve aynı zamanda güneşin etrafında dönmeye başlıyorlardı. Bir gün evinde otururken , ALLAH ’a inanmayan bir dostu ziyaret geldi. Bu muhteşem tertibatı görünce hayretle :         “ Ne kadar güzel bir şey , kim yaptı bunu ?” diye sordu. Newton :         “Hiç kimse “ deyince ,“Herhalde ne söylediğimi anlamadın ?”         Evet , ne dediğini anlıyorum . Bu cihaz tesadüfen kendi kendine oluştu ve evrimleşerek bu hale geldi.”         “ Sen herhalde beni deli sanıyorsun ?”         Konuşmanın burasında Newton ayağa kalkar ve elini misafirinin omuzsuna koyarak :         “Bu gördüğün cihaz güneş sistemi dediğimiz ve kanunlarını seninde bildiğin eşsiz yapının basit bir modelidir. Güneş sisteminin bu basit maketinin bir yapıcısı olması gerektiğini müdafaa ediyorsun da , aslının bir yaratıcısı olacağını niçin kavramıyorsun ?” der.

 

 

 

 

  GENÇ            BUNU

ADAM      DÜŞÜNDÜN MÜ?          Alemde her şey yerli yerindedir. İnsanda da öyle...Hücrede de... İnsanın ağız,burun , göz ve kulağını anotomileri ile düşündüğümüz zaman  aksi , hoyratça bir tasavvur ve gayri ilmi addedilir.         Pekâla, makro alemden mikro aleme kadar bu fevkaladelik ve bu baş döndürücü ahenk nasıl olmuştur? Bir kâğıt üzerine gelişi güzel dökülen mürekkepten ,tek kelime çıkacağına ihtimal vermediğimiz halde, her kelime ve satırı , her cümle ve paragrafı yerli yerinde bu hadiseler kitabı nasıl dizilmiş ve basılmıştır ! S.J.Jeans ‘ın dediği gibi :insana en yakın canlı sayılan şempanzelere ,yıllarca daktilo kursu verseniz,sonra durmadan tuşlara vurdursanız, iki cümle elde edeceğinize ihtimal vermediğiniz halde , kaba maymuna Shakespeare'in en mükemmel pasajlarını yazdırdığınızı iddia etmek ne kadar hoyratça bir iddia ise ,öylede her tarafında kasd ve irade eseri görülen şu varlıkları kör tesadüfe vermek o kadar hoyratlık ve ilimlere karşı bir saygısızlıktır.Şimdi düşünün ,yerin hayata elverişli hale gelmesi için yüzlerce şarttan sadece şu birkaçını dahi ,rastlantıya bırakmak mümkün mü dür?    1 -Dünyanın Güneşten takriben 149.5 milyon km. uzaklıkta olması . Bu mesafenin yarısı veya iki katının neler getireceğini izaha lüzum var mı...    2- Atmosferin yoğunluğu ve her biri ayrı ayrı ihtiyacı karşılayacak gazlardan meydana gelmesi.    3- Oksijen nisbetinin %21 dolaylarında olması ki hem azlığı hem çokluğu ayrı birer felaket demektir    4- Yerin ekseni etrafında 23,27"  lık meyil içinde hareketi ki ,buda mevsimlere sebep olmakta ve buzlaşma ve kavrulmaları önlemektedir.    5- sonra canlılar ot ve ağaçlar arasındaki solunum mübadelesi.    6- Denizler’in bu tasfiye ve arındırma ameliyesinde ,kendilerine has durumla ortak olmaları gibi ,her biri başlı başına nizam ve düzen mesajı sayılan hususların hangisini tesadüfe verebiliriz;hele hepsini birden düşünmek asla mümkün değildir. Yine S.J.Jeans'ın ifadesi ile , yerin halihazırdaki şekli alabilmesi için ,onun üzerindeki kumlar kadar sistemlerin alınıp saçılması lazımdır ki ancak bir kere bu hali alabilsin.....        İLİMLER VE CANLILAR Canlılar alemine baktığımızda , fennin yaptığı aletlerin bu canlılara yetişemediğini görürüz. Fizik ilmi ile canlıları kıyaslarsak birçok  teknik aletin hayvanlardan kopya edildiğini görürüz :           Sinek ,başındaki diyaponozla havadaki şok dalgalarını  ölçerek yüksek uçuş ve manevra kabiliyeti sağlar.           Çıngıraklı yılan , beyninden kızılötesi ışın neşredecek son derece hassas bir detektöre sahiptir.            Yarasa ,etrafa çeşitli dalgalar yayarak , hareketini ayarlar. Yani radarların çalışma prensibi yarasalardan alınmıştır. İtalyan alim Spalanzani , bir odanın tavanından aşağıya doğru çok sayıda ipler sarkıtmış ve alttan bu iplerin ucuna küçük bir temasla dahi ses çıkarabilecek ziller asmıştır. Daha sonra odayı tamamen karartmış, içine bir yarasa koymuş .Muhtelif istikametlerde defalarca uçan yarasa , iplerin hiçbirine değmeyerek zilleri çaldırmamıştır.            Balıkların yapısı suyun içinde kolay hareket etmelerine yatkındır. Balığın başlıca ilerleme gücü ,vücudunu kıvırarak hareket ettirmesinden ileri geliyorsa da jet güdümü sağlayan yardımcı motorların varlığı tespit edilmiştir. Bilhassa hızlanacağı vakit , solungaçlarından gayet hızlı olarak su püskürtür. Su içinde en hızlı yol alan yaratığın , sırtında kanadımsı parça bulunan kılıç balığı olduğu kabul edilir . Bu balığın hızı saatte ençok 108 km. ye ulaşabilmektedir.           Bir balık solungacı gibi sudan oksijen alan ve karbondioksiti dışarı atan suni bir solungaç , deniz altılarında kullanılmak üzere ABD  Deniz Kuvvetlerince araştırılmaktadır.            Sinek yan uçarken ve dönerken vücudundan dışarıya doğru uzanan ve airodinamik basınçtaki değişiklere karşı son derece hassas olan iki titreşim teli tarafından verilen bilgiler sayesinde istikrarlı bir uçuş pozisyonu devam ettirebilir. Sineğin bu akort çatalını Diyapozunu  kopya ederek şoka karşı bir ciroskop yapılmıştır. Böyle bir alet füzelerin atılmasında da kullanılmaktadır.               Fotoğraf objektifindeki mesafeyi ve resmi ayarlamaya yarayan dişli kola karşılık gözde mercek vardır. Bu merceğin ileri geri gitmesi mümkün olmadığı halde şekil değiştirir.  Bakılan şey ne kadar uzak olursa , merceği kuşatan kaslar o kadar kasılıp yaklaştırma kuvvetini artırırlar.                 İnsan bir noktada durup düşünüyor , bu harika yapılar nasıl kendi kendine olur?              GÜLÜN ŞEHADETİ Çiçek deyince yüzlerce çeşit arasından ilk aklımıza  gelenlerden biride güldür. O aşk derecesinde sevmenin sembolü sayıldığı gibi muhabbetin en makbul işareti kabul edilmiştir. Ama her çiçek gibi gülde dalında güzeldir. Bir bahar gününde tomurcuk tomurcuk gülleri seyreden insanın azıcık bir dikkatle derin tefekkürlere dalması hem güzel hem de çok olağandır. Evet bakmakla görmek arasında ki farkı sezinlemiş bir insan gülleri temaşa ederken derin bir tevhit dersi alabilir. Şimdi gülün yapısını ilim ve teknoloji ışığında hem de avam lisanı ile inceleyelim: 1-) Güzel bir resim mutlaka derin bir seziş gücü ve üstün kabiliyet ister. Gülün çok güzel bir görüntüsü vardır ve herkes bilir ki gül toprakta biter. Fakat esas enteresan olan gül motifinin ilk defa toprak tarafından ortaya konulmasıdır. Şöyle bir düşünelim, diyelim ki siz plastik bir gül yapacaksınız önce  bir gül motifi çizersiniz. Sonra onu güzelce renklendirir , sonrada ona göre bir kalıp yapıp gül elde etmiş olursunuz. Fakat yaptığınız sadece bir taklittir. O şekli kendiniz üretmediniz , özellikle tekstilde  büyük şirketler yeni bir dekor ve yeni bir motif bulup duruma göre kazak yada herhangi bir giyim eşyasını süsleyerek daha fazla müşteri elde edebilmek için milyarlarca lira harcayıp ,yüzlerce mühendisi hem de en gelişmiş bilgisayarlarla çalıştırmaktadır. Oysa başta gül olmak üzere on binlerce çiçek motifinin ilk mucidi topraktır. 2-) Gül değince onun enfes kokusundan bahsetmemek olmaz . her hangi bir parfümün hangi hassas mizanlarla yapıldığını anlamak için kutusunun üzerine bakmak yeterlidir. Evet belki ondan fazla maddenin birbirine karıştırılmasından oluşan parfümün kokusunu yapabilmek ancak kimya mühendislerinin hem de bu dalda ihtisas yapmışların işidir. Oysa çok güzel kokan gül,  kokusunu  topraktan sağlamaktadır. Hatta gübrenin üzerinde de yetişse kokusunu aynen muhafaza etmektedir ki diğer çiçeklerin kokusunu düşünürsek toprak kimyagerlerin çok çok önündedir.3-) Kırmızı renk dikkat çekici renktir. Yeşil renk  de  insanı bakınca dinlendirir. Hepimiz biliyoruzki renkler birbirine karıştırılarak oluşturulur. Yüzlerce çiçek rengi gibi güldeki kırmızı ve yeşili sağlayanda topraktır. Hem de en maharetli ressamdan çok daha ustaca.4-) Bitkilerin hayatının devamı için en önemli unsurlardan biride sudur. Siz kurumasın diye bahçenizdeki gülünüzün dibine belli miktar suyu döktünüz  , gül hayatını devam ettirecek kadar o sudan bünyesine çekti geri kalan su da ya buhar oldu yada diğer bitkiler tarafından emildi. Şimdi dinamonun yapılışındaki teorik bilgiyi ve ilmi tecrübeyi hatırlayarak düşünelim gül ,topraktaki bu suyu en ücra yapraklarına kadar nasıl çekiyor. Aslında sadece gül değil 20-30 metreye kadar uzanan kavak ağaçlarının en üst noktasına suyun ulaşması gerçekten bir mühendislik harikasıdır. Ancak daha da enteresanı gülün yaz sıcağında az bir suyla yeşil kalabilmesidir. Sadece gül değil bir ot bile yazın yakan güneşinde nasıl oluyor da yeşil kalıyor. Dikkatlice incelediğimizde tek bir gül fidanında en fazla bir çay bardağı su bulunur. Hele bir otta bir veya iki damla su bulunur. Yazın  On gün boyunca 35 derece sıcaklık bulunduğunu düşünün . Toprak kurur belki taşlara bile dokunamazsınız. Ama nasıl oluyor da gül yada bir tek ot parçası yeşil kalabiliyor. Oysaki bir çay bardağı su 35 derecede güldeki gibi geniş alana yayılarak bırakılsa en fazla beş saat içinde buhar olur. Ottaki birkaç damla ise en fazla birkaç dakika dayanabilir. Ama bu gerçeğe rağmen hem gül hem de diğer bitkiler sanki sularını termosta saklıyorcasına yeşil kalırlar.          Evet , gülün topraktaki madensel suyu ayrıştırmasına , harika bir kimyasal değişim olan fotosenteze girmeden sadece çıplak gözle baktığımızda fark edilecek olan olağan üstü hallerinden bazılarını gördük. Şimdi ortada  tek kelime ile “ harika bir sanat eseri “ durmaktadır. Ve, ya gül kendi kendine olmuştur diyeceğiz ki kendi kendine hiçbir şeyin hem de gül gibi bir şaheserin meydana gelmeyeceğini bir ahmak bile anlar. Ya da toprak yapmıştır, diyecek böylece toprağı diğer bitkilerinde onda yetişmesi nedeniyle dünyadaki bütün maddelerin özelliklerinden haberdar bir kimyager , kendi kalıbını kendisi yapabilecek ürünler ortaya koyacak kadar olağanüstü bir mühendis olarak kabul edeceğiz. Evet  şuursuz toprak bütün bu faaliyetleri yapamayacağına göre gülden bütün bitkilere , sivrisinekten bütün hayvanlara oradan da yaratılmışların en güzeli olan insana kadar bütün kâinattaki bu mükemmel işleyiş , bu harika ilim ancak bütün alemi tasarrufunda tutan biri tarafından yapılabilir.          Azıcık iz’an ve insafla kâinata bakılsa bütün varlıkların kendi lisanlarıyla  o sonsuz kudrete şahitlik ettikleri görülecektir.   

İLMİ GELİŞMELERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

          Teknoloji ilerledikçe bilimsel gelişmelerin hızı katlanıyor. İnsanoğlu , basit işlemler için kurduğu mekanik hesap makinalarından elektronik hesap makinasına oradan 20. yüzyıl da etkisini iyice hissettiren 21. yüzyılda da artık hayatın her alanında kullanılması kesin olan ve adına bilgisayar denilen aleti yaparak hem hayatın işleyişini daha da kolaylaştırdı hem de bilimin gelişmesine yeni bir ivme kazandırdı. Evet bilgisayar insanlığın yüzyıllar süren ilmi çalışmalar sonunda ortaya çıkmış harika bir alet. Hayatın her alanına giren bu aletin yüzlerce fonksiyonundan bir kaçına bakalım. Mesela bilgisayara bir Kur-an cd si koysanız birden hem yazılı halde ekrandan görüntüler geçer hem de sesli olarak dinleyebilirsiniz. Eğer isterseniz belirtilen komutlara uyarak bir ayetin Türkçe anlamını öğrenebilirsiniz. Hatta daha da ileri gidip ayetin Elmalılı Hamdı Yazır gibi her hangi bir müfessirin tefsirinde genişçe izahını bulabilirsiniz. Bütün bu içice ve karışık işlemleri bilgisayar firmasının size sağladığı kullanım kılavuzu ile kolaylıkla yapabilirsiniz. Bilgisayarınızla çizgi film cd leri ile rengarenk sanal bir dünyaya seyahate çıkabileceğiniz gibi bir film cd si koyup keyifle seyredebilirsiniz. Bütün bunlar gerekli komutları yerine getirmeye bağlıdır.          Şimdi birde toprağı düşünelim .Toprağa da hangi tohumu atarsak onun bitkisinin yetiştiğini görüyoruz. Mesela papatya tohumu atsak rengarenk papatya, çam tohumu atsak belli bir süre sonra kocaman bir çam ağacı beliriverir . Tabi toprağı kazma gerektiğin de sulama ve gübreleme gibi belli şartları yerine getirerek. Tıpkı cd yi bilgisayara takıp bilgisayara adaptesini beklemek  ve gerekli tuşları tıklamak gibi.         Evet bir çoğumuz bilgisayarın işleyiş sistematiği hakkında pek az bilgiye sahibiz. Yüzyıllar süren inceleme araştırma yüzlerce deneme yanılma sonucu ortaya çıkan harika bir alet ve  cd denilen küçük bir cisme  kütüphanelerin yerleştirilmesi. Cd yi alete takar takmaz verilen kurallara uyuyorsanız ve sistem işlemeye başlıyor.          Şimdi siz bilgisayarınızın başında işlerinizi halletmeye çalışırken hayatında hiç böyle bir alet görmemiş biri gelse ve senin şu komutların sayesinde bu işler görülüyor bu komutlar bütün bu işleri hallediyor dese ve bilgisayarı ve cd yi yapan ilim adamlarını göz ardı etse ne kadar hata eder anlarsın.         Toprağı bilgisayar , tohumu  cd , tuşlara basmayı toprağı kazma ve sulama gibi düşünelim. Ve nasıl bilgisayar şuursuzdur fakat şuurlu bir varlık tarafından dizayn edildiğinden gayet harika icraatlar yapar, aynen öylede toprak şuursuzdur fakat ortaya çıkardığı mükemmel icraatlarıyla anlıyoruz ki onun arkasında mükemmel bir sanatkâr var .Biz şuur sahiplerine kendini bildirmek için toprağı vesile yapmış.                    MEVCUDATIN DİLİ Fen ilimlerin de yeni bir kanun ortaya koyabilmek deneylerin sonuçlarına göredir. Deneyin sonucunun kanun olabilmesi için hazırlanan şartta ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın sonucun değişmemesi gerekir. Mesela yer yüzünde belli bir yükseklikten hava boşluğuna bıraktığınız bir cisim aşağıya doğru düşer. Bunu ne kadar tekrara ederseniz edin durum değişmez. Buradan şöyle bir sonuç çıkartılmıştır. Boşluğa bırakılan her cisim yeryüzüne doğru harekete geçmektedir. Öyle ise yerin kendine ait bir çekim gücü vardır.  Bu verilerden de “ yer çekimi “kanuna varılır. Burada esas olan sebep netice ilişkisini açıkça ortaya koyabilmektir ki fen ilmindeki kanunlar hep bu mantık üzerine kurulmuştur. Sebep sonuç ilişkisi modern ilmin vazgeçilmez şartı haline gelmiştir. Şimdi sebep sonuç ilişkisi içerisinde kainattaki işleyişin aslında çok açık bir şekilde yüce yaratıcıya dellallık yaptığını görmeye çalışalım.           Mesela ; Bulutsuz bir yaz gününde deniz yüzündeki kabarcıklar veya yere saçılmış cam parçacıklarına bakıldığında ya bunlar güneşin aksidir diye açıklama yapacak yada bütün görünen her parlaklık küçük küçük güneşlerdir diyeceksiniz. Zira ortada izah edilmesi gereken bir parlaklık vardır. İşte sebep netice mantığı ile bize mantıklı  gelen bütün parlaklığın sebebinin güneş olduğu ve parlayanlarında yansıtma istidadındaki saydam maddeler olduğudur.          Uzayda tamamen matematiksel bir mizanla dönen her bir gezegen ya bütün evrendeki işleyişi bilmektedir ve ona göre kendini ayarlamaktadır. Yada bütün evreni tasarrufunda tutan bir zatın emrinde hareket etmektedir. Zira ortada izah edilmesi gereken muhteşem bir sistem vardır.         Yine bütün bitkilere hanelik yapması cihetiyle toprağın her bir zerresi ya her bitkinin beslenme ve gelişme seyrinden haberdar onların ihtiyaçlarına göre kendini hazırlamaktadır. Modern biyoloji , bitkilerin büyüme ve gelişme sisteminden büyük bir kısmına halen tam izahat getirememektedir. Yada toprak bir memurdur, kendisi malik olmayıp bir yüce sanatkardan aldığı emirlere göre hareket etmektedir. Evet ortada dört yüz bin çeşit çiçeğin beslenip ihtiyaç maddelerinin sunulması vardır ve bunun sebep sonuç ilişkisi içerisinde açıklanması gerekmektedir.          Hem mesela  insan veya hayvan vücudunda bulunan her bir zerrecik ya alınan gıdaların tamamının keyfiyetini bilmektedir. Ona göre kendine lazım olanı almaktadır. Bütün faaliyetlerin de vücudun bütünündeki işleyişten haberdardır ve kendi durumunu buna göre ayarlamaktadır. Yada bir büyük kudrete dayanarak hareket etmektedir.         Evet ALLAH’ın (c.c) varlığını kabul etmemek bütün evrendeki her bir mevcudata hudutsuz bir ilmin varlığını kabul etmek demektir ki bu da su kabarcığını güneş zannetmek kadar ahmaklıktır.                                           OTOMOBİLİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Günlük hayatta ya kendinize ait yada ticari olarak hizmet veren otomobiller  şehirleşmenin de artmasıyla insanların büyük bir kısmına hizmet vermektedir. Hız ve aksesuar üstünlükleri başta olmak üzere otomobillerinde bir çok çeşidi vardır. Elbette her otomobilinde bir yapılış sistemi ve tasarlayıcısı olması şarttır. Ancak mühendis bakış açısı ile değilde otomobilden istifade eden herhangi birinin bakış açısı ile baktığımızda bu aracın yapılışı hayli karışık ve bir çok insanın gayretleri ile oluşmuştur. Mesela otomobilin farlarına bakınca Edison’u hatırlıyor insan . O ampulü icat etmese idi otomobilin farları nasıl yanardı. Halbuki bu sistem içerisinde ne kadar küçük bir ayrıntı. Ya tekerler evet tekerler plastikten yani petrolün bir yan ürününden oluşmuş. kim bilir plastiğin icadı ne kadar zor olmuştur. Sonra camına bakalım o gördüğümüz camların oluşması için yüzlerce belki binlerce insanın tecrübeleri  onu ortaya koymuştur. Otomobili yapan mühendis bu icatlarla uğraşmamış yüzlerce icat arasından kendine uygun olanları alıp kendi icadı olan otomobile adapte etmiş , asıl enteresan olan mühendisin yaptıklarının ne kadar şuurlu ve insanların yaşama ortamlarıyla ne kadar uyumlu olduğudur. Mühendis tekerlekleri yuvarlak yapmış çünkü yollara en uygun şekil bu . otomobile far koymuş çünkü insanlar gece yolculuk yapmak isteyebilir. Araca korna koymuş çünkü insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır. Aracın içinde ısınma sistemi var çünkü kışın insanlar üşür. Emniyet kemerleri koyulmuş çünkü kaza ihtimali için bu tedbir can kurtarabilir. Evet örnekleri çoğaltabiliriz. Burada özetle mühendis hem birçok icattan haberdardır otomobilde bunlar kullanmıştır , hem de insanın ihtiyaçlarını ve çevre şartlarını iyi bilmektedir.Şimdi bir sanat harikası olan insana bakalım insan üzerindeki az bir araştırma aslında kainattaki bütün sistemin birbirine bağlı olduğunu bize gösterecektir . zira insanla başlayan araştırmamız genişleye genişleye bütün evreni kapsayacaktır.Evet insanı işleyen bir sitem olarak düşünürsek bu sistemin enerjiye ihtiyacı vardır. İnsan enerji ihtiyacını çevresindeki bitki ve hayvanlardan karşılar tıpkı benzini biten otomobilin benzinciye uğraması gibi. İnsanın yaşayışı için en önemli şey nefes almaktır. Havada yaşam için gerekli olan oksijen ve karbondioksit miktarı tam insana gerektiği kadar bulunmaktadır. Otomobili yapan mühendis havadaki bu oranı bildiğinden motordaki yanma sistemine buna göre ayarlamıştır. İnsanın yaşaması için gerekli olan en hayatî maddelerden biride sudur. Su insanı hem ferahlatır hem de besinlerin sindirilmesinde işe yarar. Otomobilin mühendisi suyun sıcaklığı düşürücü özelliğini bildiğinden motor ısısını düşürmek için suyu kullanır.Evet bu karşılaştırmalar aslında meselenin bir yönüdür. İnsanın tad alma duyusunu bilmeyen meyveleri veya meyvelerin tadını bilmeyen insanı meydana getiremez. Arının bal yapması için gerekli olan onbinlerce çiçekten haberdar olmayan arıyı meydana  getiremez. Kendi nefsini her şeyin üstünde tutan insana  sistemin devamı için şefkat duygusu  vermeyen yavrulara baktıramaz. Tıpkı gece yolculuk yapılmasının sistemin işleyişi için gerekli olduğunu bilen ve arabaya far ilavesi yapan mühendis gibi. Nasıl plastik, far, tekerlek gibi icatları kullanan makine mühendisi birçok gelişmeden haberdar olduğunu gösterir. Aynen öylede suyu hem insanın hem hayvanın hem de bitkinin  hayat kaynağı olduğunu ,bütün canlıların güneşe ihtiyacı olduğunu güneşinde belli bir sisteme göre dönmesi ve dünyamıza belli uzaklıkta olmasını ayarlayamayan bu sistemden haberdar olmayan ne insanı ne de bir otu meydana getirebilir.Öyle ise kainattaki bütün her şey birbiri ,ile bağlantılıdır. Buda bir elden çıktığının kanıtıdır.              ch_fluidH = 1; ch_nump = "4"; ch_client = "vhblg"; ch_width = 550; ch_height = "auto"; ch_type = "mpu"; ch_sid = "Chitika Default list unit"; ch_color_site_link = "#0000CC"; ch_color_title = "#0000CC"; ch_color_border = "#FFFFFF"; ch_color_text = "#000000"; ch_color_bg = "#FFFFFF";

0 yorum.

Da’vaya Vefa

Tarih 25 Temmuz 2008, 16:22. Yazan allahbirdir58.  
Etiket:

Allah, yeryüzünün istikrarı için dağları yaratmıştır; ayrıca, dağların yerin üzerinde görünen kısımlarının en az iki misli de yerin altındadır.İşte, bu kudsî da’vâya gönül verenler, Hızır’la yolculuk yapmanın, Hızır çeşmesinden âb-ı hayat içip ‘ölümsüzlüğe’ ermenin yolunu aramalı; geceleri gündüzler kadar aydınlık, iç dünyaları itibariyle de dış görüntülerinden daha derin ve Rabb'in huzûrunda gözyaşı döken, dağ gibi birer ma’nâ eri olmalıdırlar.Evet, insan çok kontrollü bir hayat yaşamalıdır. Uçakların nasıl uçuştan önce kanatları, pervânesi, motoru, hattâ en küçük civataları bile kontrol edilir öyle de insan, kendini en ince hissiyâtına kadar kontrol altında tutmalıdır. İşte bize bir murâkabe ölçüsü:İnsanların yanında ‘hizmet’ diyen, ‘Allah rızası’ diyen bir hizmet eri, yalnız kaldığında aynı duyguları taşımıyor, hattâ şakakları aynı duygularla zonk zonk atmıyor ve kasıkları ağrımıyorsa, ciddî bir nifak alâmeti taşıyor olabilir.(fasıldan fasıla 1) 

Vefa İster

Vakıf kurmaktan dernek kurmaya kadar, her sahada İslâm’ı temsil için, o sahanın mükemmel temsilcilerini yetiştirmek mecbûriyetindeyiz. Eğer temsil tam ma’nâsıyla yerine getirilmezse, sahip çıkılan yüce hakikatler söner gider. Allah (cc) ile insan arasında ubûdiyet ve ulûhiyet mukavelesi vardır. Bu mukavelenin şartlarına riayet etmek, farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara, 2/40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir.Öyleyse, ahde vefa, üzerimizdeki en büyük mes’ûliyet-lerden biridir. Bu mes’ûliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz konusu olmayabilir. Esâsen, bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze alma teşkil etmektedir: İşte, konuyla alâkalı Kur’ân ayeti: “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah’tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde, O’nunla yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır.” Demek oluyor ki, biz muvakaveleyi bozmadığımız takdirde Allah da bozmayacaktır. Zaten O, asla hulfü’l-vaadde bulunmaz; yani o, vaadinden asla dönmez.İçtimâiyatçıların görüşüne göre, dünyanın kaderine hakim olan ve tarihte büyük umranlar kuranların hemen hepsi, çileli bir hayatın içinden çıkıp gelmiş milletlerdir. Evet, bu umranlar, hayatlarını çile çizgisinde sürdüren yiğitlerin omuzlarında yükseldiği gibi, yine çileli hayata devam edenlerin omuzlarında devam etmiş; devam etmiş ve ne zaman rahata ve rehâvete düşülmüş, o zaman da bu umranlar çöküşe geçmiştir. Meselâ, bir dönemin yiğitlerinden Hz. Huzeyfe (ra) ve Hz. Enes (ra), hayatlarının son döneminde çok gözyaşı dökmüşlerdir. Halbuki onlar, dünyaya bizim kadar dalmamışlardı. Bu bakımdan, çileli bir hayat yaşamayı daha baştan bilerek ihtiyar etmeli; rahatın, rehâvetin bir gün bizi öğütücü dişleri arasına alabileceği ihtimali karşısında hep teyakkuzda bulunmalıyız. Yoksa, bugün var olsak da, yarın tükenişimiz kaçınılmazdır.İçte değişikliğe uğramanın bir diğer emâresi de, evrâd ü ezkârı ve günlük hizbimizi okumayı, çeşitli sâiklerle de olsa terk etmektir. Önceleri, Kur’ân’ın nûrunu, karşılaştığımız herkese anlatma şevk ve gayreti içindeydik. Şimdi sanki bu hizmet, o günkü halavetini kaybetmiş gibi. Evrad ve ezkâra gelince, hizmet ediyoruz, koşturuyoruz diye o da rafa kondu. Oysaki Tabiîn ve Tebe-i Tâbiîn’e baktığımız zaman, her türlü vazife ve sorumluluklarının yanında evrâd ü ezkârlarını hiç terketmediklerini görüyoruz. Bediüzzaman Hazretleri, her sahayla iştigal etmiş, fünûn-u müsbete adına çok şeyler öğrenmiş, fakat, şimdikilerin anlayışına göre, ledünnî sahada yaya kalması beklenirken, aksine o, bu sahada da derinleştikçe derinleşmiş ve kalbî hayatını, gecelerdeki ruhanî seyahatını hiç mi hiç terketmemiştir. Demek ki, dimağ mütefelsif, yani aklî ilimlerle meşgul olsa da, kalp daima melek gibi olmalıdır. Bediüzzaman, birbirinden uzak bu iki sahayı cem’ edebilmesi yönüyle de çok büyüktür.Evet, pozitif ilim tahsili yapanlar, içten bozulmaya karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Evrâd ü ezkâra devam etmeli, Rabb’le münasebeti kavî tutmalı; birer temkin insanı olarak, “Allah her yerde hâzır ve nâzır O’nun huzûrunda bulunmak dikkat ister” diyerek, her zaman toparlanmalıdırlar. Zihinler ilim ve hikmetle, dopdolu olduğu gibi, gönüller de itmi’nanla dolup taşmalıdır.Eskiden, sabah akşam, “Sübhâneke yâ Allah, teâleyte yâ Rahmân, ecirnâ min en-nâr, bi-afvike yâ Rahmân” diyerek, tesbihatını terketmeyenler, makam ve mansıb sahibi olduktan sonra, bunu terkediyorlarsa, bunlar içten çürümeğe başlamışlar demektir. Sabah derslerini terkedenler de öyle... Gecesini ihyâ etmeyen, teheccüd namazını kılmayan, sabah kahvaltısını yapmamalıdır. Tarih boyunca Kur’ân cemaatleri hep aynı yoldan gelip geçmiş, hep aynı çürümeğe maruz kalmışlardır. Zaten arada bir gelen mücedditlerin hikmet-i vücudu da bu küflü dimağların küfünü izale etmek değil mi?Hâsılı, müslüman şu anda yokuşun eteğindedir ve eğer şimdiden çürümeler başlamışsa, ilerde çok dökülenler olacak demektir. Bu sebeple, her bir çürüme emâresi, bizi dâğidâr etmeli, çürümeğe mani olmak için de, her mü’min, ayıplarını yüzüne söyleyecek kardeşler edinmelidir ki, kardeşi çürüme belirtilerinin farkına vardığında hiç çekinmeden hemen onu tenkid etsin ve yolunu düzeltmesine vesile olsun.(fasıldan fasıla 1)

Gerçek Da’vâ Adamı

Gerçek bir da’vâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, da’vâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez ama, kendini alıp kesseniz, kanının her damlası ‘vefâ, vefâ’ diyecek olan Hz. Sıddîk (ra)’ın vefâsına bakın ki, hicret esnâsında 7-8 yaşındaki kızı Hz. Âişe yanında yoktu. Aynı şekilde, Hz. Ömer (ra) hicret ederken, küçük oğlu Abdullah yanında değildi..Efendimiz (sav), Hz. Selman (ra) için, “Din Süreyyâ yıldızında da olsa, bunun kavminden bazıları onu oradan çekip indirirler” buyurmuşlardır. İşte, dînî hakikatler Süreyyâ takım yıldızlarında asılı bile olsa, da’vâ adamının onları oradan çekip alacak vefayı göstermesi gerekir.Ayrıca, bir da’vâ adamının, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi da’vâsına olan inancı nisbetindedir. Günümüzde, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakanlık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılıyor. İslâm da’vâsının müntesipleri öyle bir kupa için yarışıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise Allah (cc) tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar fedâ edilse değer!..(fasıldan fasıla 1)

Vefa

Vefa öyle bir şeydir ki, bin kusur bile olsa örter.(fasıldan fasıla 1)
Vefa
Ferd, vefa duygusuyla itimada şayan olur ve yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va’deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten bahsetmek mümkün değildir. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve herşey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı camidler gibi.. Üst üste ve iç içe olsalar bile... 
Vefanın Kazandırdığı
Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.!(fasıldan fasıla 2) Ah Vefa!..Bıktık şu hergün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübalâğa, her davranışı sun’î muâmelelerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harab olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza! Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ruhlarınızda ne taşıyorsanız, hepsini sinelerimize! Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sinelerimize.. boşaltın da bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın!(fasıldan fasıla2) Terketme Yok“Kaptan gemiyi, komutan meydanı en son terketmelidir” denilir. Bunlar yerine göre kendisinden istifade edilmesi gereken tecrübe alaşımlı sözlerdir. Ama biz yeni bir vecize geliştirmek zorundayız. Bu vecizede yukarıdaki sözün sonunu, son kelimeden önce bitirmeliyiz. Yani “terketme” kelimesini telaffuz dahi etmemeliyiz. Bizde kaptan veya komutan ne pahasına olursa olsun gemiyi terketmez. Kimse kalmamışsa atını mahmuzlar ve deniz gibi düşmanların üzerine sürer. İslâm tarihinde bunun nice misalleri vardır... Evet, bizde terketme yoktur.(fasıldan fasıla 3Vefa ve YükselişHakk’a vefa, yükselmenin tek yolu.. yolda takılıp kalmak da vefasızlığın en sonu...Evet, kalb balansının çok iyi ayarlanması lazım. Hizmet etmekten zevk almak esas ve hedef değildir, olmamalıdır da. Günümüzün hak erleri ve sahabe velayetini temsil eden bu yiğitler, her hâl ü kârda vefa ve sadakat içinde vazife bildikleri Allah’ı, Peygamber’i anlatmaya, anlattıklarını yaşamaya devam etmeli ve mutlaka kalb balanslarını iyi ayarlamalıdırlar. Tekrar arzedeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir. Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan “ne oluyor?” denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu kâfirce düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken “dilerim Cenâb-ı Hakk bize pahalıya satmasın” der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, can da verilir. Bu iş her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkden zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.(fasıldan fasıla 2)Ahde vefaAhde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğvasından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi, şeytanla baş başa bırakıp, çürümeye terk etmez. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, ben de ahdimi yerine getireyim”(Bakara, 2/40) demiyor mu?Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir bürhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyada, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin bürhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimizin bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.“Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder”(Muhammed, 47/7) âyetinin mucibince, O’na vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O halde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi cennete, Cemalullah’a götürecek bu yolda, ahde vefadan, bir ân bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatına inanarak o Rakîb ve Müheymin’in müşahedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki-düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zabt u rabt altına almalıyız.Hâsılı; biz kendimizi değiştirmedikçe Rabbimiz bizi değiştirmeyecektir. Ama kendi kendimizi değiştirmemizin temini hususunda nesf-i emmaremize karşı bize yardımcı olacak ve bizi kendi halimize terk etmeyecek vefakâr dostlara da çok ihtiyacımız var. Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sav) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi? O (sav), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, “bende kalabilirsin” diyen yerdi. Allah Rasûlü (sav) ise, sen beni misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “biz onu severiz, o da bizi sever” dediği yeri. Yani Efendimiz (sav)’in sevgisinden nasibini alan o mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır -estağfirullah- mezarlık değil. Ashab-ı kiramın âhiret hesabına ârâm eyledikleri yere... Ve vefa insanından daha yüzlerce misal...(prizma3) Sadakat ve SebatHz. Adem (as), Hz. Muhammed (sav) değildir, Kur’ân-ı Kerim, Hz. Adem için “Biz onu azmedici bulmadık” diyor. Bunun ma’nâsını şu sözde aramak lazım: “Ebrar’ın hasenâtı, mukarrebînin seyyiâtıdır.” Zaman olur, öyle hareket edersiniz ki, o sizin için hasenattır, ama daha sonra o hasenat seyyiat sayılabilir. Zira artık siz de belli bir mertebe katetmişsinizdir. Bedevî geliyor, “İslâm nedir?” diyor ve Efendimiz’den (sav) İslâm’ın beş şartını öğrendikten sonra “Vallahi, başka bir şey katmadan bunları yerine getireceğim” deyip gidiyor. Efendimiz (sav), “Doğru söyledi ise kurtulur” buyuruyor. Ama, Hz. Ebu Bekir’e, Hz. Ömer seviyesindekilere, “Eğer dininizin onda birini yaşamazsanız helâk olursunuz” buyuruyor. Efendimiz (sav), Hz. Âişe’ye talip olduğunda, Hz. Âişe 7 yaşında, Efendimiz ise 53 yaşında idi, arada 46 yaş fark vardı. Ebu Bekir, “hayır” demek şöyle dursun, “düşüneyim” deseydi, seviyesinin sözünü söylememiş olurdu.Hz. Adem yasak meyveye elini uzattı. Müfessirler bu meyve konusunda bir sürü ağaçtan bahsederler; halbuki, zannediyorum bu: “Mahiyetinizde mündemiç fena duygulara yanaşmayın” demekti. Nebî hakkında konuşurken dikkatli olmak lazım. Hz. Adem sürçtü, ama çabuk döndü. Hz. Adem’in hayatında bir defa sürçtüğü şeyde, kimbilir biz günde kaç defa sürçüyoruz! Hz. İsa bütün sıkıntılar etrafını sardığı zaman “Men ensarî” (Yardımcılarım kimdir?) dedi. Yuşa b. Nun, Hz. Musa’nın fetâsıydı ve ona sadakatle bağlıydı. Efendimiz (sav)’in en büyük yardımcısı Sıddık-i Ekber’di. Aynı sadakatı Bediüzzaman da kendi talebelerinden istemişti. Zira büyük işler, ancak sadık kimselerle gerçekleştirilir.Bir diğer ma’nâda sadakat, maddî-manevî füyûzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak demektir. Bu da “neden, niçin?” demeden gösterilen hedefe yürümeyi gerektirir.“Neden?” diye sormak, sadakat ruhunu zedeler. Bu çerçevede sadık iseniz:1. Arzunuz ve görüşünüz sorulursa, anlatırsınız. Yoksa teslim olursunuz.2. Hedefe yürürken, cenneti gösterip de “İşte cennet, girin” deseler, “Hayır, görüşmem lazım” demelisiniz.3. “Şu noktaya gelirsen cehennemden kurtulacaksın” dediklerinde de “cehennemden kurtulmak büyük bir şeydir ama, yine görüşmem lâzım” karşılığını vermelisiniz!Sebat, sadakatın bir yanıdır. Arada bir fütur gösterme, hedefe varmayı engeller; en azından geciktirir. Ayrıca sebat, gerisin geriye dönmemeyi ifade eden bir sıfattır. Sadakatin önemli belirtilerine gelince, cihanın doğusunda-batısında İslâm adına memnun edici her hâdise karşısında sevinme, üzücü bir şey zuhur edince de âdetâ deliye dönme gibi hususlar zikredilebilir. SadakatSadâkat bir sıfattır ve o nübüvvetten sonra en yüce makam, en büyük bir pâyedir. Bu makamın en büyük temsilcisi olan Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir, “Benim gözlerimi doğruya o açtı; o halde dâima O’na sâdık olmalıyım” düşüncesi içindeydi...(fasıldan fasıla 2) Sabır ve Sadakat MihengiSabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar ve kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.(fasıldan fasıla 2)Sadık Dostlarİzmir-Manisa yolu üzerinde bir levha var: “Ağaç, ağaçlar içinde büyür.” Ağaç ağaçlar içinde büyüdüğü gibi, insan da insanlar içinde büyür. İnsanlar içinde varlığa erer. Duygu ve düşünceleri gerçek insanlar arasında; sadâkati sadâkat ikliminde, fedakârlığı da fedakârlık ikliminde gelişir. Gün gelecek, eliniz, ayağınız, gözünüz, kulağınız, kısaca bütün âzâlarınız fayda vermez olacak ve o zaman arkadaşlarınızın elleriyle tutacak, onların ayakları ile yürüyecek ve gözleriyle görüp, kulaklarıyla işiteceksiniz. Öyleyse, şimdiden sâdık arkadaşlar edinmeğe bakın. Zannediyorum, “Sâdıklarla beraber olun!” ayeti bu hakikata işaret etmekte..! İrşad ve tebliğ vazifesinde sayı çokluğu çok mühim olmadığı gibi, hemen netice alınacak diye bir kaide de yoktur. Mühim olan, “Allah, bu gayretleri boşa çıkarmaz” inancıyla çalışmak; ihlâs, samimiyet ve sadakattan da kıl kadar sapmamaktır. Kur’ân-ı Kerim, Semud kavmi hakkında, “Semud’a gelince: Onları hidayet ettik, fakat, körlüğü hidâyete tercih ettiler” buyurur. Bu o zaman böyle olduysa da, bir gün gelecek, o kavmin veya arkadan gelenlerin içine atılan hidayet tohumları mutlaka boy atıp, gelişecektir. Her da’va eri bu hakikatı kavramalı ve yılmak, usanmak nedir bilmeden bir küheylan gibi hep yoluna devam etmelidir.(fasıldan fasıla 2)AHLÂKÂlim olmak başka, insan olmak başkadır. Âlim, ilmiyle insanlığın emrine girip, ahlâk ve faziletiyle ilmini temsil ettiği ölçüde, hafıza hamallığından kurtulur ve yüksek bir insan olma payesine ulaşır. Aksine o, ömrünü beyhude heder etmiş bir zavallıdan farksızdır. Zaten demir mahiyetindeki cehaleti, altın gibi faydalı ve kıymetli kılan da ancak, ahlâk ve fazilettir.Aldatılsan dahi sakın kimseyi aldatma..! Ayrıca en yüksek bir fazilet olduğu halde, çok defa insanların kaybetmesine sebebiyet veren sadakat ve istikametten asla ayrılma!Her yüce da’va ve hakîkat, müntesiblerinin kararlılığı, sadakatı ve onu muhafaza hususunda gösterecekleri gayretle devamlılık kazanır ve âlemşümûl bir hüviyete ulaşır. O da’va ve hakîkat, düşmanlarının sık sık saldırı ve tecavüzlerine karşılık idrâkli, müntesib, vefalı dostlardan mahrûm ise, er geç hâfızalardan silinip gitmeye mahkûm olurBir insanın dostlarına karşı sadakatı, onların acılarını vicdanında duyup, lezzetlerini, kendi lezzetleri gibi bildiği ölçüdedir. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen vefâlı dost sayılamaz.Gerçek dostluk ve kardeşlik, dost ve kardeşlerin dünyevî durumlarının, parlak olmadığı günlerde dahi, onlarla münasebetini devam ettirdiği nisbette belli olur. Kötü günlerde ve tehlike anında, dostlarının yanında bulunmayan birinin, dostlukla alâkası yoktur.   

0 yorum.

kurban kesmek kimlere vaciptir

Tarih 10 Temmuz 2008, 11:54. Yazan allahbirdir58.  
Etiket:

       

Sual: Kimler kurban keser yani kurban kesmek kimlere vaciptir?
CEVAP
Maddeler halinde bildirelim:

1-
Kurban, davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, vacip vazifesini yerine getirerek sevaba kavuşmak için kesilir. Mukim olan, akıllı, büluğa ermiş, hür ve Müslüman erkeğin ve kadının, ihtiyaç eşyasından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, Kurban bayramı için niyet ederek, belli günlerde, belli bir hayvanı kurban kesmeleri vacip olur.

Dinen karı kocadan hangisi zengin ise kurbanı o keser, ikisi zengin ise ikisi de keser, ikisi de fakir ise ikisi de kesmez. Fakir kurban kesmek zorunda değildir ama keserse çok sevap olur.

Kurban, dünyada vacip vazifesini yerine getirmiş olmak ve ahiretteki sevabına nail olmak için kesilir. Babanın, çocuğu için, çocuğun malından da kurban kesmesi gerekmez. Deli ile bunak, çocuk hükmündedir. Büyük çocuk ve hanımdan izinsiz, onlar adına kurban kesilmez.

2-
Mukim, akıl-baliğ müslümanın, ihtiyacından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, kurban kesmesi vacip olur. Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli, baygın-ayık olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü nisaba malikse, diğer şartlar da varsa kurban kesmek vacip olur.

Demek ki, bayramın ikinci günü de baliğ olmayıp, üçüncü günü büluğa erene, bayramın ilk günü fakirken üçüncü günü zengin olana, bayramın ilk günü seferiyken, üçüncü günü mukim olana, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur.

3- Bayramın ilk günü komada iken, üçüncü günü ayılanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Bayramın ikinci günü bayılıp, üçüncü günü güneş battıktan sonra ayılan zenginin kurban kesmesi vacip olmaz.

4-
Fakir bir kimse, bayramın birinci veya ikinci günü, bir kurban kesse, bayramın üçüncü günü zengin olsa, bir kurban daha kesmesi lazımdır. Çünkü üstüne vacip olmadan kesmiştir. Ancak, Bezzaziyye gibi muteber eserlerde, sonradan gelen âlimler, “Fakir, bayramın birinci günü kurban kesse, üçüncü günü zengin olsa, tekrar kurban kesmesi gerekmez” demişlerdir.

5- Üçüncü günü zengin olacağını bilenin, ilk günü kurban kesmesinde mahzur yoktur.

6- Bir zengin, bayramın birinci ve ikinci günü kurban kesmeden ölse, kurban borcu ile ölmüş olmaz.

7- Kurban bayramının üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vacip olmaz. Keserse vacip olarak eda etmiş olur.

8-
Mukim iken, bayramın birinci ve ikinci günü sefere çıkanın, kurban kesmesi vacip olmaz. Daha önce kesmişse, vacip sevabı alır. Kesmemişse, sefere çıktığı için borç üzerinden düşer.

9-
Mukim bir zengin, seferdeki bir vekile kurban kestirse, vacip sevabı alır.

10-
Esir iken, üçüncü günü hür olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Hür iken, bayramın üçüncü günü esir olup, güneş batana kadar esir kalanın kurban kesmesi vacip olmaz.

11-
Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkanın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammed’e göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayn’e göre zengin sayılır. Mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisabı da bulursa, bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban keserek büyük sevaba kavuşması gerekir. Böyle bir kimse, fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammed’e göre, günahtan kurtulur. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan kimse, imam-ı Muhammed’e uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur.

Aldığı kira ile güç geçinen kişi, nisaba malik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirip gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevabından mahrum kalmamalıdır. Aile efradı çok olup güç geçinenin, kurbanın etini evinde bırakması müstehaptır.

Sual:
Akıl baliğ olma yaşı kaçtır? 13 yaşındaki oğluma kurban düşer mi?
CEVAP
Kızlar 9 yaşında, erkekler 12 yaşında büluğa erebilirler. Bazıları gecikebilir. 15 yaşını geçtiği halde ergenliğe ermezse artık o ergen kabul edilir.

Büluğa ermişse ve 96 gram altın veya o kadar parası varsa kurban kesmesi gerekir. Büluğa ermemişse zengin de olsa kurban kesmez.

Sual:
Annem zengin ama şuursuzdur. Kurban kesmesi gerekir mi?
CEVAP
Şuuru yerinde iken kes derse, kesersiniz. Bilmiyorsa kesilmez.

Sual:
Zekat nisabına ulaşmış altınları olan çocukların kurbanlarını babaları mı keser?
CEVAP
Büluğa ermemiş olan çocuğa, zengin de olsa, kurban kesmek vacib olmaz. Babasının da, zengin çocuğu için kesmesi gerekmez.

Sual: Tam İlmihal’de (Kurban bayramının üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vacip olmaz. Üçüncü günü zengin olacağını bilenin, kurban kesmesi, Zilhiccenin onuncu günü, yani bayramın birinci günü fecr vaktinde vacip olur) deniyor. Hemen devamla yine (Bayramın birinci günü zengin veya fakir ve mukim veya misafir olmaya bakılmaz) deniyor. İlk ifadedeki (..fecr vaktinde vacip olur) ne demek?
CEVAP
(Keserse vacip sevabı alır) demektir.

Sual: Zengin ailenin fakir oğlunun da kurban kesmesi gerekir mi?
CEVAP
Hayır, zengin olan keser. Ana babanın zenginliği, oğlunun kurban kesesini gerektirmez.

0 yorum.